Bir hayalet var orada, ararken mum ışığını korkunun pençesinde kıvrılıp uyurken
3 Ağustos 2012 Cuma
Yüce Senberg
Bir kış sabahında , bulutlarla süslenmiş gökyüzünün naif aydınlığı odasının içine doldu. Her zamanki gibi zorlansa da yatağında tam zamanında çıktı. Sendeleyerek lavaboya doğru gitti. Hazırlanmanın vakti gelmişti. Annesinin hazırladığı iyi bir kahvaltının ardından eşyalarını toparladı ve hızlıca evden çıktı.
Suskun ve ketum yolda hızlı hızlı yürürken, içinden bunu kendi için değil insanları yardım için yaptığını geçirdi. Hep bunu söylerdi kendine. Zaten kendi için bir şey yapmak isteseydi çok da evden çıkması gerektiği söylenemezdi.
Evi şehirden biraz uzaktaydı. Bu onu uzun süre şehirden uzak tutmuştu. Ta ki bir iş için kendini vazifeli adledene kadar.
Şehire inmiş ve insanların sersefil halini görmüştü. İnsanlar birbirleriyle haşır neşir oluyorlar, gülüp eğleniyorlardı fakat yanlış giden bir şeyler vardı. İnsanlar gerçekleri görmekten, yaşayışı sorgulamaktan bihaberdiler.
Şehre inişleri sık olmazdı daha önce hatta yılda bire yakın olduğu söylenebilirdi. Kafasını kaldırmayı bile düşünmez, ihtiyacı olan şeyleri alıp geri dönerdi. Ama insanların halini görüşü o kafasını kaldırıp insanlara bakma isteğinden sonra olmuştu.
Şimdi ise her zamanki gibi vazifesini yapmaya gidiyordu. Yine insanlar bana ucube, sihirbaz, şeytan, kutsanmış hatta tanrı (haşa) diyecekler diye düşündü. Yolu uzundu kafasında düşünceler önünde yollar akıp gidiyordu.
Şehre yaklaştığında oynayan çocuklar onu görünce etrafında dolaşmaya, sevinç çığlıkları atmaya başladılar. Hızını hiç kesmeden bir göz kareketi yaptı, etrafından kelebekler uçuşmaya başladı. Çocuklar çığlıklar içinde onlarla oynamaya başladılar.
Şehrin içine girmesine az kalmıştı yine meydana gitmeyi düşünüyordu. Yapması gerekenler belliydi, fakat bugün farklı bir gün olacaktı. Bir arkadaş belki de bir dost onun hayatını tamamen değiştirecekti.
Yürümeye devam etti sessizce insanların ona bakmasını istemiyordu. Yavaş ve nazikçe soludu şehir havasını. O is kokulu, dumanlı ve basık havanın içinden ona ilham verecek tomurcukları özenle ciğerlerine çekti. Hepsi için özel bir yer ayırmıştı çoktan. Hayat ona her saniye daha anlamlı geliyordu. Yaşamak için bu şarttı tabi sadece onun için oysa ki dışarıda nice hayatlar iki anlamsız nokta arasında mekik dokumakla geçmekteydi.
Hava onu tam sarhoş edecekten gözüne bir berduş adam ilişti. Eski fırının önünde sırtını hakim bir duvara dayamış, bir ayağı kaba etinin altında diğeri yola selam verir şekilde durmuş, üzerinde oduncu gömleği, sırtında eski ama değerli yabası, elinde müzikası, kalabalığa aldırış etmeden içindekilerini notalara döken bir gençce bir adam. Belli ki buralarda yeni ama halk onu çoktan bellemiş ve zararsız bir alışkanlık gibi sineye çekmiş karşılaştıkları her yeni şeyde yaptıkları gibi.
Bu adam onu çok etkilemişti. Bir süre o hoş melodiyi asasının arkasına gizlenerek dinledi ve adama yanaşmaya karar verdi. Ağzında her zamanki ağıt vardı. İçinden birşeyler mırıldanmadan düşünemezdi. O zihnen boş kalabalığın arasından insanlarda bir izlenim uyandırmadan meydanı ağır ağır arşınladı. Arada bir duraksadı ve eski anılarına bir merdiven dayadı. İnsanlarla konuşmayalı uzun zaman olmuştu ve bu anılar acı ve hayal kırıklıkları ile doluydu. Ayaklarını adım atmaya zorladı ve göz göze geldiler.
Bir süre öyle kaldılar ikiside istifini bozmamıştı. Birbirlerini süzdüler ikiside deliydi bunu biliyorlardı. Deliliklerinin vermiş olduğu kibir ve şefkatle birbirlerinin zihinlerini okudular. Birşey konuşmalarına gerek yoktu. Çoktan tüm sırları ifşa olmuştu bile. Şapkalı ve pelerinli adam asasından yardım alıp eğildi ve elini uzattı. Yabalı adam bu eli dostça sıkarak ayağa kalktı.
Ana caddeden ayrılarak bir ara sokağa girdiler. Şapkalı adam eski bir büyünün üç mısrasını okudu. Yabalı adam elini onun ağzına getirerek büyüyü tamamlamasına izin vermedi ve son mısrayı kendi okudu. Yıllara meydan okumuş akçaağaç önce titremeye sonra resmen sallanmaya başladı ve homurdanarak doğruldu ve "Artık ikinizde ölümsüzsünüz",dedi.
Ağaç bir bir ışık patlaması ile dolambaçlı bir merdivene dönüştü. Merdiveni koşar adımla çıktılar. İlerde bir kapı vardı. Yabalı adam koynundan eski anahtarı anahtarı çıkardı ve kendinden emin bi tavırlar anahtarı çevirdi. Işık duruldu ve karşılarında yeniden inşa etmeye hazır bir şehir vardı bomboş, önyargısız ve huzurlu ...
Aslında herşey rüyaydı ama rüya aslında neydi. Yataklarından aynı anda kalktılar ikiside yaşadıklarını gerçek olduğu biliyordu. Rüyadan uyanıp başka bir rüyaya daldılar umut ve merak içinde ...
31 Temmuz 2012 Salı
Gülün Adı
Gülün Adı
Saat sabahın beşi idi. Alarm çalmaya başladı ve çevik bir hareketle susturdum onu biraz daha uyumak istiyordum sadece uyumak. Göz kapaklarım yalvarıyordu artık bana bırak şu yaptığın işi. Mecburdum ama bu benim tek şansı hayatımın anlamını terk edemezdim. Efsanelere ve mucizelere inanmak zorundaydım. Bu derin düşünceler içinde doğruldum ve kafamı kaşıdım uzun bir süre. Zevk veriyordu gerçekten bu hareket. Düşünmemi ve odaklanmamı hızlandırıyor sanki yeni gün için ihtiyacım olan her şeyi gün yüzüne çıkarıyordu. Aslında bu kadar düşünmeme gerek yoktu basit ve sıradan hatta önemsiz bir insandım. İnsanlar bana bunu inandırmaya çalışmıştı sanki senelerce. İçimden gelen bir ses, şükür o ses yıldırmadı beni o tekdüze, kibir abidesi insanlara karşı. “Sen farklısın” diyordu o ses sadece bunu. Sanki tüm dünyayı anlamama yetecekmiş gibi sanki bana onu verebilecekmiş gibi. Bilmiyordum zamana karşı koymadım ve bıraktım kendimi oracıkta o akan serin nehire.
Artık kendimdeyim ve yapılması gereken işlerim var. O saatte ilk çıkan ben oldum o devasa şatodan. Benim ardımdan iki kanatlı zeberced havalandı hakim kulelerin üzerinden. Neler olup bittiğini bilmiyorum bu günlerde kötü bir şey geliyordu ama kestiremiyordum. Buna gücüm yetmezdi. Bir bahçivan ne bilebilirdi ki bu konuda. Hayatım o tepe ve avlu arasında geçip gidiyordu. Tepe, biz ona küçükken gökkule derdik. Bulunduğumuz yerden bakınca bize büyülü ve gururlu gelirdi. Oraya çıkar o uzun gül bahçesinin içinden geçer ve eşsiz manzaraya ulaşırdık. Garipti kimse bilmezdi burayi ya da bilirde umursamazdı. İnsanlar çoktan vazgeçmişti güzele değer vermeyi, narin ve şefkatli olmayı. Bir grup çocuktuk o zamanlar fütursuzca oyun oynar bahçelerden arakladıgımız erik ve üzümleri o güzel Anduin nehrine bakarak yerdik. Dert tasa bilmezdik. Sonra tekrar o gül bahçesinin içinden eze eze oluşturduğumuz patikatan aşağıya bir yılan gibi süzülür hava kararırken evlerimize dağılırdık ve ben her gece rüyamda o gülleri görürdüm.
Elime eldivenlerimi taktım ve işe koyuldum. Bahçenin bakıma ihtiyacı vardı. Çiçekleri bu saatte sulamak önemlidir özellikle gül gibi narin olanlari. Her sabah yaptığım benim için monotonluk kelimesi ile bile izah edilemeyen o işleri birer birer bitirdim. Sonunda kendime vakit ayırabilecektim. Bahçenin içindeki yeşil patika ve aslan geçitinin birleştiği noktadan dikkat çekemeyecek adımlarla ilerledim. Muhafızların değişim vakti idi tam o sıralar bende artık yaptığım bu gizli işte iyice uzman olmuştum. Muhafızların hepsinin kişiliklerini ne sevdiklerini biliyordum. Beni göremeyecek kadar meşgul idiler. Onlar zırhları ile meşgul iken birbirleri ile çene yarıştırıp küfürler savururken hemen yanlarındaki sarmaşıkların arasından süzüldüm duvarın sınırına doğru. Kalp atışlarımı duyabiliyordum. Bir tek buna alışamamıştım, bunu her göze aldığımda kalbime söz geçiremiyordum. Belki de bu iş için bir gün ölecektim, kim bilir...
Artık dışarıdaydım, derin bir nefes aldım. Hava ne kadar kirli ve kasvetli olsa da bu nefes özgürlüğün nefesi idi ve diğerleri ile karıştırılmamalıydı. Adımlarımı hızlandırdım ve tepeden aşağıya indim. Kah havayı kokluyor, kah yeri kokluyor ellerimi yanlara açmış etrafımdaki envai çeşit otların arasından onlara ayalarımı dokundura dokundura iniyordum aşağıya. Burada nehirden içeriye bir haliç uzanmıştı. Balıkçılar erken vakit avdan dönmüş. Balıkları tahta kutulara yerleştiriyordu. Düşen balıklardan nemalanmak isteyen onlarca dağ tekiri ise birbirleri ile içinde rekabet ediyor. Balığı alan bir köşeye çekiliyordu. Huzur hakimdi buraya ya da ben öyle sanıyordum. Kim bilir o balıkçılar neler ile uğraşıyordu hayatlarını devam ettirebilmek için. Ama diyeti ne olursa olsun özgür olmak için her türlü çileye katlanmaya hazırdım. Bir balıkçı gibi özgür. Peki özgürlük neydi onlara sorsam bunu özgür olduklarını söyleyebilecekler miydi? Bilmiyorum zor sorulardı bunlar kafamı kapşonumum altına gizleyip bir görünmez adam gibi geçtim çamur ve taş kaplı yoldan birazdan yine ulaşacağım çocukluk aşkım olan o tepenin yamacına.
Vaktim çok kalmamıştı. Hemen tırmanmak ve bugün benim için yetişmiş olanı bulmak zorundaydım. Yamaca ulaşmıştım büyük adımlarla tepeyi arşınladım. Ağaçlarda ardıç kuşları ve diş perileri cirit atıyordu. Biraz daha tedirginlik içinde yürüdükten sonra gül bahçesine ulaştım. Tedirgindim çünkü burada ismini bile bilmediğim bir çok yaratık yaşıyordu ve onları rahatsız etmek istemiyordum. Bahçede eskisi gibi bakımlı değildi artık ama bu sefer bana hediyesini vereceğine inanıyordum. Dün gece ay hilal ve kırmızıydı ve bu işaretin anlamını biliyordum; bu yeni ve nadide bir gül demekti. Fakat bu sefer ayın yanında bir de parlak bir göktaşı belirmişti bir süre bir anlamı olup olmadığını bilmiyordum, bu yüzden çok aldırış etmemiştim. Bahçeyi aramaya koyuldum parmak uçlarımdaydım. Kalp atışlarım yine beni ele veriyordu. Arkamdaki çalılardan gelen bir çatırtıyla aniden arkama baktım. Bu bir hataydı hemen sonrasında anladım. Yüzümü tekrar döndürdüğümde karşımda bir Tepegöz vardı.
Pis kokulu ağzı, elindeki gürzü, feri kaçmış gözleri ve yamalı donu ile üzerime doğru yürüdü. İlk başta bana saldıracak sandım ve gardımı aldım. Sağ cebimdeki babamdan yadigar gümüş Sting’i kavradım. Yıllardır onu böyle sıkı ve arzu ile tutmamıştım. Tepegöz bana yaklaştı, sürekli homurdanıyor burnundan nefes veriyordu. Her nefes verişinde burnundaki halkalar buğulanıyordu, otların da vermiş olduğu nem ile birlikte. Derinden bir ses çıkardı Tepegöz saldırmak niyetinde değildi, bunu anlamıştım. Ona basit cümleler kurmaya özen göstererek dedim ki, “Sakin ol panpalino ben düşmanın değilim, ben basit bir insanım ve tek istediğim bu eşsiz doğayı korumak. Hem burada bana ait olan bir şey var.” Tepegözler insanları anlayabilirlerdi hatta isterseler yarım yamalak, çat pat konuşabilirler de. Göz bebeklerini büyüterek bana baktı elini kafasına koydu ve gürzünü sağ kolunun altındaki yuvasına geri koydu. Homurdanarak, “O var olan senin istemek o gitti”. Anlamamıştım ne demek istediğini. Ağzımı açmama fırsat vermeden devam etti. “Onu aldı o onda vardır ilerde bi bak hörrff”. Telaş içinde bahçeyi gezindim. Gerçekten çıkmasını beklediğim mitril yapraklı gül yoktu. Kesik bir dal buldum tez kesilmiş. Köküne bir sıvı süzülmüş, elledim yokladım. Soğuktu, cıva gibi yoğundu ve yayıldığı yere can vermişti, beyaz renkli idi. O gitmişti biri onu almıştı. Ellerim titremeye başladı. Hemen koştum Entfe ağacının altına doğru o küçükken oturup ütülmüş meyveleri yediğimiz yere.
Yamacı tam dönmüştüm ki gördüğüm manzara karşısında telaş içinde saklandım hemen. Hayatımda böyle birşey görmemiştim. Güzeller güzeli bir elf kızı hatta yarımelf olmalı idi. Saçları kumral güneş vurunca altına dönüyordu. Beyaz tenli güzel yüzlü, uzun boyluydu. yarımelf olduğundan kulakları, elf kulaklarından kısaydı. Kulaklarını örtüyordu altın saçları. Yay gibi kirpikleri, oldukça dik güçlü bir duruşu vardı. Bu görüntü karşısında nutkum, dimağım tutulmuştu. Kendime geldim kısa bir süre içinde. Salıncağa biniyordu saçlarını rüzgara nazlı nazlı süze süze. Rüzgar da belli utanmıştı bu güzellikten eskisi gibi haşin esemiyordu. Nazik ve gözleri yere dönük okşarcasına sıcak ve çekingen. Tam o anda giydiği beyaz kumaşın altından onu çıkardı. Gülü. İki güzellik bir arada birbirini tamamlıyordu. olağanüstü bir birliktelikti bu. Ben olacaklardan habersiz seyrediyordum ikisini, salıncakta sallanışlarını. Ve her şey değişti karşıdan mor şimşekli, mor-kara bulutların gelmesi ile birlikte.
Salıncak aniden hızlanmaya başladı sert bir rüzgarın tokat gibi çarpması ile. ben bile zor duruyordum çalıların arkasında uçmamak için. Güzel yarımelf düştü salıncaktan ve tekrar dikildi meydan okurmuşcasına. Ellerini iki yana açtı yumruklarını sıktı. Toprak havalandı, delindi ve parçalandı. Toz bulutu kapladı her yeri. Bir gölge yükseldi toprağın deliklerinde yarımelf gölgelere büründü. Gözlerinden mavi mor ışıklar saçıyordu. Derisi saydamlaşmıştı ve gölgeler dolanıyordu içinden. Şeytani bir güzellik vardı karşımda karşı konması güç. Rüzgar daha da şiddetlendi. Yarımelf kenetledi ayaklarını toprağa ve bir çığlık attı ağzını kocaman açarak. Bir güç gösterisi olduğu her halinden belli idi. İnce uzun kollarını savurarak tuttu salıncağı kopardı yerinden. Salıncaktan kopan büyük tahta parçasını elinde unufak etti. Tahta parçaları kum gibi döküldü ellerinden gölgelere boğulmuş toprağa. Ağzından mor bir gölge yayıldı sonra. Daha fazla dayanamayacaktım hemen kaçmak istedim, arkama döndüğümde Tepegöz orada dikiliyordu. Bana öyle bir vurdu ki kendimi yarımelf in yanında buldum. Gözlerimin içine bir şeytanın olamayacağı kadar şefkatle baktı “Ben de seni bekliyordum dedi”. Arkamı dönüp kaçmak istedim kan revan olmuş, kan ter içinde yanan gözlerime, sancıyan başımı hiç aldırmaksızın. Bir güç beni çekiyordu ve bu güç beni o gözlerle karşılaştırdı. Kilitlenmiştim.
Bana o büyülü sesi ile seslendi. “Dinle beni Eomel oğlu Eon. Çok vaktimiz yok. Sen özel birisin. Yaşayan insanların belki de en özeli. Bu dünyada babanın kanını taşıyan tek insansın. Baban çok büyük bir savaşçı yarımşamandı. Şimdi karşımızda tarif edemeyeceğim bir kötülük var. Giderek bu kokuşmuş şehre yaklaşıyor. Bu kötülük hepimizi tehdit ediyor Eon. Klanımı öldüren bir kötülük bu, kan emici upirler. Bunu görünce anlayacaksın ve sen dedi buna engel olabilirsin” gözleri hala gözlerimdeydi ama artık gözlerinden parlak bir ışık çıkıyordu ve gözlerinden çıkan bu ışık beni oldukça rahatsız etmişti. ışık giderek renk değiştirmeye başladı, renkler bu ışık huzmesinin içinde sanki kavga ediyordu. Bakmaya devam ettim, olacaklardan korkmuyordum artık.
Bir süre sonra zaman ve mekan anlamsızlaşmıştı. Nerede olduğumu bilmiyordum. Ruhum bedenimi terk etmişti sanki. Uçsuz bucaksız evrenin ücra köşelerine gittim, ışık hızı ile ve evren etrafımda dönüyordu. Yüzlerce geçitten geçtim, yolları, izleri ve binlerce yüzü gördüm. sanki yaşamış, yaşayan olan her şeyi gördüm. Gerçeği görmüştüm ve babamı gördüm yolun sonunda.
Bir deniz kıyısı güneş batmak üzere kızarmış. Kumsal sonsuz uzunlukta ve bir kaç ağaç ve babam. “Gel oğul” dedi. Sanki her şey çok normalmiş gibi gittim yanına. “Galiba bana anlatacakların var baba”. dedim, gülümsedi ve anlatmaya başladı. “Oğlum ben bunların başına geleceğini biliyordum. Şu an benim aslında kim olduğum ve dünyada veya başka bir yerde ne yaptığım önemli değil. Her şeyi bu diyarı korumak için yaptım. Her şey senin elinde taşıdığın kan, bu kötülüğü yenebilecek yegane silah. Bunu yapmalısın demiyorum. Her şey senin tercihin olmalı, yoksa, yoksa damarlarında dolaşanın zehirden bir farkı kalmaz oğlum.” Gözünden bir damla süzülürek yaşlı ellerini ıslattı ve ben o anda zamanda tekrar geri çekildim o ışık deryasının önüne.
Bana döndü ve “Kararın nedir ?”diye sordu. Ben de “Babama yakışanı yapmak istiyorum, istediğini yapmaya hazırım.” Hem hüzün hem sevinç bir arada idi ikimiz için de. Onu bulduktan bu kadar süre içinde ayrılmak acı verici idi. Parmağımdaki tutsaklık yüzüğünü çıkardım ve fırlattım. Özgürdüm artık, özgür olarak sevdiğim kadının kollarında ölmeye. Önce yanağıma küçük kesik bir öpücük kondurdu sonra da keskin dişlerini çıkartarak şahdamarımı ısırdı.
Hiç acımamıştı aksine müthiş bir zevk duymuştum. Artık hayatımın bir amacı vardı ve onu gerçekleştirmiştim hiç korkmadan babamla ve kendimle gurur duyuyordum. Taşıdığım kanın gereğini yapmıştım. İçinde boğulduğum kan banyosuna elinde ki gülü fırlattı. ruhum çekildi, ben gül oldum, gül ben oldu. Birleştik onunla ve genişledik. Sığamadık dünyaya bir patlama gerçekleşti saf ışıktan. Kandan ve gülden doğan saf ışıktı bu, kötülüğün sonunu getirecek olan tek ışık. Artık kötülük son buldu dünyada en azından şimdilik büyük bir zafer kazanmıştık. Böyle umdum, böyle inandım... Işık yavaş yavaş çekildi. Kendime geliyordum, uyanıyordum artık. kendimi gümüş bir kumsalda buldum. uzun, sakin ve huzurlu... Ayağa kalktım, yürüdüm, yürüdüm ve yürüdüm...
Sonsuza kadar yürüdüm ve yürümeye devam edeceğim bir gün kavuşmak ümidi ile o güzel kıza . . .
Saat sabahın beşi idi. Alarm çalmaya başladı ve çevik bir hareketle susturdum onu biraz daha uyumak istiyordum sadece uyumak. Göz kapaklarım yalvarıyordu artık bana bırak şu yaptığın işi. Mecburdum ama bu benim tek şansı hayatımın anlamını terk edemezdim. Efsanelere ve mucizelere inanmak zorundaydım. Bu derin düşünceler içinde doğruldum ve kafamı kaşıdım uzun bir süre. Zevk veriyordu gerçekten bu hareket. Düşünmemi ve odaklanmamı hızlandırıyor sanki yeni gün için ihtiyacım olan her şeyi gün yüzüne çıkarıyordu. Aslında bu kadar düşünmeme gerek yoktu basit ve sıradan hatta önemsiz bir insandım. İnsanlar bana bunu inandırmaya çalışmıştı sanki senelerce. İçimden gelen bir ses, şükür o ses yıldırmadı beni o tekdüze, kibir abidesi insanlara karşı. “Sen farklısın” diyordu o ses sadece bunu. Sanki tüm dünyayı anlamama yetecekmiş gibi sanki bana onu verebilecekmiş gibi. Bilmiyordum zamana karşı koymadım ve bıraktım kendimi oracıkta o akan serin nehire.
Artık kendimdeyim ve yapılması gereken işlerim var. O saatte ilk çıkan ben oldum o devasa şatodan. Benim ardımdan iki kanatlı zeberced havalandı hakim kulelerin üzerinden. Neler olup bittiğini bilmiyorum bu günlerde kötü bir şey geliyordu ama kestiremiyordum. Buna gücüm yetmezdi. Bir bahçivan ne bilebilirdi ki bu konuda. Hayatım o tepe ve avlu arasında geçip gidiyordu. Tepe, biz ona küçükken gökkule derdik. Bulunduğumuz yerden bakınca bize büyülü ve gururlu gelirdi. Oraya çıkar o uzun gül bahçesinin içinden geçer ve eşsiz manzaraya ulaşırdık. Garipti kimse bilmezdi burayi ya da bilirde umursamazdı. İnsanlar çoktan vazgeçmişti güzele değer vermeyi, narin ve şefkatli olmayı. Bir grup çocuktuk o zamanlar fütursuzca oyun oynar bahçelerden arakladıgımız erik ve üzümleri o güzel Anduin nehrine bakarak yerdik. Dert tasa bilmezdik. Sonra tekrar o gül bahçesinin içinden eze eze oluşturduğumuz patikatan aşağıya bir yılan gibi süzülür hava kararırken evlerimize dağılırdık ve ben her gece rüyamda o gülleri görürdüm.
Elime eldivenlerimi taktım ve işe koyuldum. Bahçenin bakıma ihtiyacı vardı. Çiçekleri bu saatte sulamak önemlidir özellikle gül gibi narin olanlari. Her sabah yaptığım benim için monotonluk kelimesi ile bile izah edilemeyen o işleri birer birer bitirdim. Sonunda kendime vakit ayırabilecektim. Bahçenin içindeki yeşil patika ve aslan geçitinin birleştiği noktadan dikkat çekemeyecek adımlarla ilerledim. Muhafızların değişim vakti idi tam o sıralar bende artık yaptığım bu gizli işte iyice uzman olmuştum. Muhafızların hepsinin kişiliklerini ne sevdiklerini biliyordum. Beni göremeyecek kadar meşgul idiler. Onlar zırhları ile meşgul iken birbirleri ile çene yarıştırıp küfürler savururken hemen yanlarındaki sarmaşıkların arasından süzüldüm duvarın sınırına doğru. Kalp atışlarımı duyabiliyordum. Bir tek buna alışamamıştım, bunu her göze aldığımda kalbime söz geçiremiyordum. Belki de bu iş için bir gün ölecektim, kim bilir...
Artık dışarıdaydım, derin bir nefes aldım. Hava ne kadar kirli ve kasvetli olsa da bu nefes özgürlüğün nefesi idi ve diğerleri ile karıştırılmamalıydı. Adımlarımı hızlandırdım ve tepeden aşağıya indim. Kah havayı kokluyor, kah yeri kokluyor ellerimi yanlara açmış etrafımdaki envai çeşit otların arasından onlara ayalarımı dokundura dokundura iniyordum aşağıya. Burada nehirden içeriye bir haliç uzanmıştı. Balıkçılar erken vakit avdan dönmüş. Balıkları tahta kutulara yerleştiriyordu. Düşen balıklardan nemalanmak isteyen onlarca dağ tekiri ise birbirleri ile içinde rekabet ediyor. Balığı alan bir köşeye çekiliyordu. Huzur hakimdi buraya ya da ben öyle sanıyordum. Kim bilir o balıkçılar neler ile uğraşıyordu hayatlarını devam ettirebilmek için. Ama diyeti ne olursa olsun özgür olmak için her türlü çileye katlanmaya hazırdım. Bir balıkçı gibi özgür. Peki özgürlük neydi onlara sorsam bunu özgür olduklarını söyleyebilecekler miydi? Bilmiyorum zor sorulardı bunlar kafamı kapşonumum altına gizleyip bir görünmez adam gibi geçtim çamur ve taş kaplı yoldan birazdan yine ulaşacağım çocukluk aşkım olan o tepenin yamacına.
Vaktim çok kalmamıştı. Hemen tırmanmak ve bugün benim için yetişmiş olanı bulmak zorundaydım. Yamaca ulaşmıştım büyük adımlarla tepeyi arşınladım. Ağaçlarda ardıç kuşları ve diş perileri cirit atıyordu. Biraz daha tedirginlik içinde yürüdükten sonra gül bahçesine ulaştım. Tedirgindim çünkü burada ismini bile bilmediğim bir çok yaratık yaşıyordu ve onları rahatsız etmek istemiyordum. Bahçede eskisi gibi bakımlı değildi artık ama bu sefer bana hediyesini vereceğine inanıyordum. Dün gece ay hilal ve kırmızıydı ve bu işaretin anlamını biliyordum; bu yeni ve nadide bir gül demekti. Fakat bu sefer ayın yanında bir de parlak bir göktaşı belirmişti bir süre bir anlamı olup olmadığını bilmiyordum, bu yüzden çok aldırış etmemiştim. Bahçeyi aramaya koyuldum parmak uçlarımdaydım. Kalp atışlarım yine beni ele veriyordu. Arkamdaki çalılardan gelen bir çatırtıyla aniden arkama baktım. Bu bir hataydı hemen sonrasında anladım. Yüzümü tekrar döndürdüğümde karşımda bir Tepegöz vardı.
Pis kokulu ağzı, elindeki gürzü, feri kaçmış gözleri ve yamalı donu ile üzerime doğru yürüdü. İlk başta bana saldıracak sandım ve gardımı aldım. Sağ cebimdeki babamdan yadigar gümüş Sting’i kavradım. Yıllardır onu böyle sıkı ve arzu ile tutmamıştım. Tepegöz bana yaklaştı, sürekli homurdanıyor burnundan nefes veriyordu. Her nefes verişinde burnundaki halkalar buğulanıyordu, otların da vermiş olduğu nem ile birlikte. Derinden bir ses çıkardı Tepegöz saldırmak niyetinde değildi, bunu anlamıştım. Ona basit cümleler kurmaya özen göstererek dedim ki, “Sakin ol panpalino ben düşmanın değilim, ben basit bir insanım ve tek istediğim bu eşsiz doğayı korumak. Hem burada bana ait olan bir şey var.” Tepegözler insanları anlayabilirlerdi hatta isterseler yarım yamalak, çat pat konuşabilirler de. Göz bebeklerini büyüterek bana baktı elini kafasına koydu ve gürzünü sağ kolunun altındaki yuvasına geri koydu. Homurdanarak, “O var olan senin istemek o gitti”. Anlamamıştım ne demek istediğini. Ağzımı açmama fırsat vermeden devam etti. “Onu aldı o onda vardır ilerde bi bak hörrff”. Telaş içinde bahçeyi gezindim. Gerçekten çıkmasını beklediğim mitril yapraklı gül yoktu. Kesik bir dal buldum tez kesilmiş. Köküne bir sıvı süzülmüş, elledim yokladım. Soğuktu, cıva gibi yoğundu ve yayıldığı yere can vermişti, beyaz renkli idi. O gitmişti biri onu almıştı. Ellerim titremeye başladı. Hemen koştum Entfe ağacının altına doğru o küçükken oturup ütülmüş meyveleri yediğimiz yere.
Yamacı tam dönmüştüm ki gördüğüm manzara karşısında telaş içinde saklandım hemen. Hayatımda böyle birşey görmemiştim. Güzeller güzeli bir elf kızı hatta yarımelf olmalı idi. Saçları kumral güneş vurunca altına dönüyordu. Beyaz tenli güzel yüzlü, uzun boyluydu. yarımelf olduğundan kulakları, elf kulaklarından kısaydı. Kulaklarını örtüyordu altın saçları. Yay gibi kirpikleri, oldukça dik güçlü bir duruşu vardı. Bu görüntü karşısında nutkum, dimağım tutulmuştu. Kendime geldim kısa bir süre içinde. Salıncağa biniyordu saçlarını rüzgara nazlı nazlı süze süze. Rüzgar da belli utanmıştı bu güzellikten eskisi gibi haşin esemiyordu. Nazik ve gözleri yere dönük okşarcasına sıcak ve çekingen. Tam o anda giydiği beyaz kumaşın altından onu çıkardı. Gülü. İki güzellik bir arada birbirini tamamlıyordu. olağanüstü bir birliktelikti bu. Ben olacaklardan habersiz seyrediyordum ikisini, salıncakta sallanışlarını. Ve her şey değişti karşıdan mor şimşekli, mor-kara bulutların gelmesi ile birlikte.
Salıncak aniden hızlanmaya başladı sert bir rüzgarın tokat gibi çarpması ile. ben bile zor duruyordum çalıların arkasında uçmamak için. Güzel yarımelf düştü salıncaktan ve tekrar dikildi meydan okurmuşcasına. Ellerini iki yana açtı yumruklarını sıktı. Toprak havalandı, delindi ve parçalandı. Toz bulutu kapladı her yeri. Bir gölge yükseldi toprağın deliklerinde yarımelf gölgelere büründü. Gözlerinden mavi mor ışıklar saçıyordu. Derisi saydamlaşmıştı ve gölgeler dolanıyordu içinden. Şeytani bir güzellik vardı karşımda karşı konması güç. Rüzgar daha da şiddetlendi. Yarımelf kenetledi ayaklarını toprağa ve bir çığlık attı ağzını kocaman açarak. Bir güç gösterisi olduğu her halinden belli idi. İnce uzun kollarını savurarak tuttu salıncağı kopardı yerinden. Salıncaktan kopan büyük tahta parçasını elinde unufak etti. Tahta parçaları kum gibi döküldü ellerinden gölgelere boğulmuş toprağa. Ağzından mor bir gölge yayıldı sonra. Daha fazla dayanamayacaktım hemen kaçmak istedim, arkama döndüğümde Tepegöz orada dikiliyordu. Bana öyle bir vurdu ki kendimi yarımelf in yanında buldum. Gözlerimin içine bir şeytanın olamayacağı kadar şefkatle baktı “Ben de seni bekliyordum dedi”. Arkamı dönüp kaçmak istedim kan revan olmuş, kan ter içinde yanan gözlerime, sancıyan başımı hiç aldırmaksızın. Bir güç beni çekiyordu ve bu güç beni o gözlerle karşılaştırdı. Kilitlenmiştim.
Bana o büyülü sesi ile seslendi. “Dinle beni Eomel oğlu Eon. Çok vaktimiz yok. Sen özel birisin. Yaşayan insanların belki de en özeli. Bu dünyada babanın kanını taşıyan tek insansın. Baban çok büyük bir savaşçı yarımşamandı. Şimdi karşımızda tarif edemeyeceğim bir kötülük var. Giderek bu kokuşmuş şehre yaklaşıyor. Bu kötülük hepimizi tehdit ediyor Eon. Klanımı öldüren bir kötülük bu, kan emici upirler. Bunu görünce anlayacaksın ve sen dedi buna engel olabilirsin” gözleri hala gözlerimdeydi ama artık gözlerinden parlak bir ışık çıkıyordu ve gözlerinden çıkan bu ışık beni oldukça rahatsız etmişti. ışık giderek renk değiştirmeye başladı, renkler bu ışık huzmesinin içinde sanki kavga ediyordu. Bakmaya devam ettim, olacaklardan korkmuyordum artık.
Bir süre sonra zaman ve mekan anlamsızlaşmıştı. Nerede olduğumu bilmiyordum. Ruhum bedenimi terk etmişti sanki. Uçsuz bucaksız evrenin ücra köşelerine gittim, ışık hızı ile ve evren etrafımda dönüyordu. Yüzlerce geçitten geçtim, yolları, izleri ve binlerce yüzü gördüm. sanki yaşamış, yaşayan olan her şeyi gördüm. Gerçeği görmüştüm ve babamı gördüm yolun sonunda.
Bir deniz kıyısı güneş batmak üzere kızarmış. Kumsal sonsuz uzunlukta ve bir kaç ağaç ve babam. “Gel oğul” dedi. Sanki her şey çok normalmiş gibi gittim yanına. “Galiba bana anlatacakların var baba”. dedim, gülümsedi ve anlatmaya başladı. “Oğlum ben bunların başına geleceğini biliyordum. Şu an benim aslında kim olduğum ve dünyada veya başka bir yerde ne yaptığım önemli değil. Her şeyi bu diyarı korumak için yaptım. Her şey senin elinde taşıdığın kan, bu kötülüğü yenebilecek yegane silah. Bunu yapmalısın demiyorum. Her şey senin tercihin olmalı, yoksa, yoksa damarlarında dolaşanın zehirden bir farkı kalmaz oğlum.” Gözünden bir damla süzülürek yaşlı ellerini ıslattı ve ben o anda zamanda tekrar geri çekildim o ışık deryasının önüne.
Bana döndü ve “Kararın nedir ?”diye sordu. Ben de “Babama yakışanı yapmak istiyorum, istediğini yapmaya hazırım.” Hem hüzün hem sevinç bir arada idi ikimiz için de. Onu bulduktan bu kadar süre içinde ayrılmak acı verici idi. Parmağımdaki tutsaklık yüzüğünü çıkardım ve fırlattım. Özgürdüm artık, özgür olarak sevdiğim kadının kollarında ölmeye. Önce yanağıma küçük kesik bir öpücük kondurdu sonra da keskin dişlerini çıkartarak şahdamarımı ısırdı.
Hiç acımamıştı aksine müthiş bir zevk duymuştum. Artık hayatımın bir amacı vardı ve onu gerçekleştirmiştim hiç korkmadan babamla ve kendimle gurur duyuyordum. Taşıdığım kanın gereğini yapmıştım. İçinde boğulduğum kan banyosuna elinde ki gülü fırlattı. ruhum çekildi, ben gül oldum, gül ben oldu. Birleştik onunla ve genişledik. Sığamadık dünyaya bir patlama gerçekleşti saf ışıktan. Kandan ve gülden doğan saf ışıktı bu, kötülüğün sonunu getirecek olan tek ışık. Artık kötülük son buldu dünyada en azından şimdilik büyük bir zafer kazanmıştık. Böyle umdum, böyle inandım... Işık yavaş yavaş çekildi. Kendime geliyordum, uyanıyordum artık. kendimi gümüş bir kumsalda buldum. uzun, sakin ve huzurlu... Ayağa kalktım, yürüdüm, yürüdüm ve yürüdüm...
Sonsuza kadar yürüdüm ve yürümeye devam edeceğim bir gün kavuşmak ümidi ile o güzel kıza . . .
Kaydol:
Yorumlar (Atom)